SON DAKİKA

Egeekspress

SEN MİSİN SORU SORAN?

Bu haber 22 Aralık 2017 - 8:10 'de eklendi ve kez görüntülendi.
SEN MİSİN SORU SORAN?

FETÖ örgütü ile  öyle veya böyle ilişkisi olanların hesap vermesini, kim istiyor?

Herkes!

Neden istiyor peki?

Çünkü bu lanet örgüt, uzun zamandır Türkiye’ye kan kusturmuştu…

Üniversite sınavlarından, kamu personeli alımına, Milli Eğitim’den Sağlığa, hukuktan, ticarete, polisinden, ordusuna kadar  ülkenin her köşe başını tutmuşlardı…

Radikal İslamcı kafasını  ülkeye yerleştirmek, Türkiye Cumhuriyetini yıkarak, yerine bir  şeriat devleti kurmak en büyük hevesleriydi…

Nitekim; 15 Temmuz’da örgütlenmelerinin tamamlandığı varsayımı ile, top yekun bir harekete giriştiler… Bu bir darbe teşebbüsü idi…

Ama, darbeden önce her tarafı zaten zapt etmişlerdi…

Ülkenin aydınları, onların ürettiği sahte delillerle hapislere atıldılar…

Onlardan olmayanların ticaretleri engellendi… Onlara yanaşmayanların, onlara haraç gibi kurs parası ödemeyenlerin çocukları için  okullara giriş hayal olmuştu…

Çünkü; üniversite sorularını onlar, Milli Eğitimin ders müfredatlarının dışında, kendi dershanelerine göre hazırlatıyorlar, istediklerine soruları veriyorlardı…

…………..

Ve esasında, 1970li yıllarda ortaya çıkan cahil Fethullah Gülen ile her gelen iktidar öyle veya böyle oy kaygısıyla ilişki kurmuştu… AKP döneminde ise, FETO ve örgütü FETÖ altın devrini yaşadı…

AKP dönemi, Fetö’nün ülke yönetiminin en gizli köşesine kadar sızdığı dönem olarak tarihe geçti…

 

7 Şubat 2012’de devlet içinde örgütlenmeleri tehlikeli boyutlara ulaşan FETÖ örgütü MİT üzerinden Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir darbe girişimine kalkışmış,  MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı gözaltına almaya çalışmıştı…

AKP ile FETÖ’nün yollarının resmen ayrılması bu olayda gerçekleşti gibi görünüyor ama;  aslında sebep, FETÖ’nün iktidar gücünü AKP kadar, yani iktidar kadar ve hatta daha fazla  kullanmaya başlamasıydı ve bu da parti içinde rahatsızlıklara yol açıyordu…  FETÖ doymuyordu…  Bir taraftan da AKP’yi neredeyse yönetmeye kalkışmıştı… İstekleri bitmiyordu ve isteklerini aldıkça daha da fazlasını arzuluyordu…

Aslında 7 Şubat kalkışmasının ardında, dershanelerin kapatılacağı konusunun duyulmuş olması vardı. Fethullah Gülen bu duyumun, kendilerine güçten el çektirileceği şeklinde yorumlamıştı ve çoktan AKP’ye savaş açmıştı… Peki ama Feto ve AKP’yi ne bir araya getirmişti?  Bu sorunun cevabı çok basit…

Bu ittifakın oluşma nedeni, askeri vesayetti!

………………

FETÖ ÖRGÜTLENMESİ

 

Devletin en kritik noktalarına kadar sızan FETÖ örgütünün  çok büyük paralara hükmettiğini de söylemeliyiz.  Para gücü sayesinde kendi medyalarını yaratmışlar, hatta kendi medyalarının dışında çalışan bir çok gazeteciyi de  maddi olanakları ortaya koyarak kendilerine bağlamışlardı…

Bir çok ilde ve kasabada, paralı işadamlarını da kendilerine dahil etmeyi başarmışlardı…

Ama gerçek şu ki;  bu örgüte katılanların çoğunun tek bir amacı vardı. Daha çok para kazanmak! Kazandıklarından örgüte para aktarmaktan da tabii ki memnundular.  Yani ceplerine üç giriyorsa, birini vermekten imtina etmiyorlardı…

FETÖ’nun planı çok uzun vadeliydi…  Okullarında yetiştirdikleri cumhuriyet karşıtı gençleri devletin kritik noktalarına yerleştiriyor ve devletin idaresini kısmen ellerinde tutuyorlardı.

7 Şubat MİT Kalkışmasının ardından, Fethullah Gülen, özellikle İzmirli  bazı gazetecileri  Amerika’ya davet etmişti.  Bu gazeteciler , büyük medya kuruluşlarının temsilcileri veya kendi çabalarıyla popüler olmuş veya öyle zannedilen şahıslardı.  Tam da o sıralarda Türkiye’nin en büyük  gazetelerinin yazarları, muhabirleri Fethullah Gülen’den randevu almak ve 7 Şubat kalkışması konusunda sorular sorup sansasyonel haberler yapmak peşindeydi. Ama FETO kimseye randevu vermiyor, kimseyi kabul etmiyordu. İzmirli gazetecilerden oluşan “seçilmişler”in dışında.

Seçilmiş gazeteciler  Melanet Yuvası Yamanlar Koleji’nin organizasyonu ile Amerika’ya uçtular.  Burada vakıfları gezdiler, vakıf yöneticileri ile tanıştılar…  Vakıf yöneticileri bunlardan İzmirli işadamlarının vakıftaki işadamlarıyla çalışmalarının teminini istemişti.  Bu görüşmelerin ardından sıra gelmişti, Fethullah Gülen ziyaretine.

Hep birlikte, Pensilvanya’daki Feto’nun malikanesine gidildi… Fethullah Gülen bu gazetecileri çok iyi ağırladı. Uzun uzun sohbet ettiler. Bir kaçı ile özel görüşmeler oldu…

Gazeteciler, ardından Türkiye’ye döndüler.

Hemen hepsi de aldıkları görev gereği,  Fetö’nün okullarını ve vakıflarını öven yazılar yazmaya başladılar.  İzmirli işadamlarını Amerika’da Fetö vakıfları ile irtibatlamaya çalışıyorlar çok para kazanacaklarını vaat ediyorlardı.

Ancak bir gariplik vardı…  2012’de 7 Şubat MİT Kalkışmasının ardından Fethullah Gülen ile yani, darbe girişiminin ardındaki isim ile  görüşme fırsatı bulup, hatta onun yanında yalınayak, el pençe divan durarak resimler çektiren gazeteciler bu görüşmeyi yazmıyorlardı.

Hiç soru sormamışlar mıydı?

Tam da FETO’ya “Senin Cumhuriyetle, Türkiye ile ne alıp veremediğin var?” diye sorulacak bir zamanda garip bir şekilde bu görüşmeyi saklıyorlardı…

Sonradan anlaşıldı ki; bu görüşmeyi gizli tutmak için aralarında karar almışlardı. Ancak bunun sebebini hiç bir zaman açıklamadılar…

Bu gazetecilerin bazıları İzmirli bir çok  işadamlarının da katıldığı Cuma toplantılarının da müdavimiydiler.  Hatta biri Milliyet’in İzmir temsilcisi olan H.T ve İzmir’in tanınmış magazin muhabirlerinden E.Y adlı iki gazeteci, FETÖ örgütünün Gaziemir’deki okulunun açılışında kurdele keserken görüntülenmişti.

Bu sözde “Şeref” bu gazetecilere niçin verilmişti?

Bu sorunun da cevabı hiç bir zaman yanıt bulamayacaktı…

………….

İzmirli iki gazeteci, ben ve Dinç Bilgin zamanında Yeni Asır’ın efsane yazı İşleri Müdürü Ender Coşkun, bu konuyu  soruşturmaya başladık…   Bu gazeteciler FETO’nun davetlisi olarak niçin Amerika’ya gitmişlerdi? Bu araştırmaları sürdürürken, yine hemen hemen aynı ekibin Afrika’ya da yine FETÖ parasıyla gidip, okulları denetlediklerini öğrendik.

Yazıp sormaya  başladık.

Gazeteciler garip bir şekilde,  bu gezileri inkar ediyorlardı… Sonunda bunların FETO ile birlikte  Pensilvanya’da çekilmiş fotoğraflarını bulduk…

Komik bir fotoğraftı. Ceketlerinin önleri ilikli, eller önde birleştirilmiş, ayaklar çıplak!  Büyük bir saygı içindeydiler bu fotoğrafta…

Fotoğraf yayınlandı, yine sorduk… “Niye gittiniz, FETO ile ne görüştünüz?”

Bu sorunun cevabı verilemedi…

Bu arada bu isimlerden E.Y avukat olan kayınpederinin hukuk bürosundan bize ihtarnameler çekiyor, hakkında yazılanların kendisini rahatsız ettiği gerekçesi ile davalar açacağını bildirip bizi korkutmaya çalışıyordu.

Ve AKPli bir inşaatçı işadamı devreye girdi.  Sabah Gazetesi’nin İzmir temsilcisi, Ü.E adlı kişi de Amerika’ya gidenler arasındaydı. Ancak gazeteden de atılmıştı… İşadamı M.S bu şahsı, danışman olarak şirketi bünyesine aldı. Dahası Fetö’nün okulunun açılış kurdelesini kesen E.Y’yi de kanatları altına aldı…  Dostlukları çok ileriydi. M.S, M.K isimli avukatını E.Y’ye tahsis etti ve gazetecileri susturma girişimleri başladı.  Bizim  niçin Amerika’ya gittiklerini sorguladıklarımızın arasında Ş.B adlı hanım da vardı ve Yeni Asır Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliği görevindeydi.

E.Y işadamının adliyede son derece sıkı fıkı ilişkileri olan avukatı M.K ile Ş.B ise gazetesinin gücüyle temin ettiği avukatları aracılığı ile hakkımızda suç üzerine suç duyurusu yapmaya başladılar.

Çok gariptir ki; yazdığımız her yazı, saatler içinde İzmir veya ilçe mahkemeleri tarafından erişim yasağı kararıyla kapatılıyordu.

Ancak bizim yaptığımız her müracaat ise, aylarca sürünüyordu…

………………….

Ve bir gün, Terörle Mücadele Şubesi tarafından ben Mutlu Tuncer ve gazeteci Ender Coşkun gözaltına alındık… Operasyonla!

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün Basmane’deki biriminde doktor kontrolünden geçirildikten sonra, sorgulama için beklemeye başladık. Ceplerimiz boşaltıldı. Telefonlarımız kapatıldı.

Ancak neden gözaltına alındığımızı halen bilmiyorduk…

Sonunda açıkladılar:

“Sizin FETÖ kriptocusu olduğunuz iddiası var” dediler!

Fetö ve biz…

Size bir ayrıntı daha vereyim… 1989 yılındoa Ender Coşkun ile FETO’nün yayınevlerinde hazırlanmakta olan “Yakın Tarih” adlı bir ansiklopediyi  ortaya çıkarmış ve o haberlhe Türkiye’nin en büyük basın ödülünü almıştık…  Ansiklopedi, Atatürk’ü vatan haini ilan ediyor, onu “piç” ilan ediyordu…

Biz bu iddiaya güldük… Şikayet sahipleri ise yabancı değildi… E.Y ve Ş.B… Biri Yeni Asır’ın Genel Yayın Müdürü, diğeri Yeni Asır okuyucularının ismini çok iyi bildiği plaj fotoğrafçısı, magazin gazetecisi E.Y…

 

Bu E.Y yazı yazmayı çok iyi bilmediğinden, Yeni Asır yıllarında hem Ender Coşkun hem de ben, arkadaşımızın çok haberini, röportajını,  o yazmış gibi kaleme almıştık.  Arkadaştık yani…  Onun da bizim gibi, tek gazetecilik maaşı vardı. O yıllarda otomobili bile yoktu. Sonra zorla bir Murat 124 otomobil almıştı. Lacivert renkli…Ama  bu şahıs, yıllar içinde çok büyük bir servetin sahibi olacaktı… Şansı dönecekti yani!

 

Şikayetleri  ilginçti… E.Y, yazdıklarımızın yalan olduğu ve kendisini rencide ettiğini iddia ediyordu… Ş.B ise “bunlar Fetö kriptosu olabilirler” demişti ama, şikayet dilekçesi bize asla gösterilmiyordu.  Bir sürü sorgu sual soruldu…  Yurt dışı gezilerimiz, oralarda kimlerle görüştüğümüz, falan filan!  Avukatımız Kubilay Büber bizim yıllar içinde Fetö ile mücadelemizi ortaya koyan haberleri meğerse telefonuna fotoğraf olarak koymuş, şubeye gelirken. Çıkardı ve onları gösterdi. “Bu arkadaşlar 1989 yılından bu yana FETO ile mücadele ediyor” diyerek!

Ş.B’nin dilekçesini hiç göremedik. Bizden saklandı. Soruşturma Savcısı A.Y idi…  Ve bu isim daha sonra çok karşımıza çıkacaktı.

E.Y’nin yaptığı şikayet basit bir basın davası bile olamayacak nitelikteydi.  Ama biz, Terörle Mücadelede göz altındaydık.

8 saat sorgulandıktan sonra savcı bizi serbest bırakktı… Tekrar doktor kontrolüne gittik ama, Ş.B’nin şikayet dilekçesini bir türlü göremedik. Bizim iddiamız bu gözaltının bir FETÖ kumpası olduğu yolunda idi…  Bütün ayrıntıları tek tek anlattık…

FETÖ parasıyla Amerika’ya giden onlardı. Feto’nun yanında el pençe divan duran onlardı. Fetö vakıflarını öven onlardı.  FETÖ’nün okullarının kurdelesini kesen onlardı… Bunları yazıp sorguladığımız için şikayetçi olup bizi göz altına aldıran yine onlardı…

Sabahın erken saatlerinde salıverildik… Cumartesi günüydü.  öğleye doğru bir polis memuru bizi aradı ve Savcı A.Y’nin bizi pazartesi günü çay içmeye çağırdığını söyledi.

Şaşırdık!

Bizi garip bir şikayetle ve operasyonla gözaltına alan savcı neden çay içmeye davet etsindi?

Davete merakımızdan icabet ettik.

İlginç bir görüşme oldu. Biz, bu gözaltının arkasında M.S isimli AKPli işadamının olduğunu söyledik. Savcı Bey hiç itiraz etmedi. Söylediği sadece bunun bir FETÖ kumpası olmadığı kendisinin Cumhuriyetin savcısı olduğu idi…

Bu kadar!

Çıktık. Bu soruşturmanın üzerinden bir yılı aşkın süre geçmesine rağmen, savcı bey dosyaya ne takipsizlik verdi, ne de dava açtı…

Ama ilginç gelişmelerde yine adı geçecekti…

Bize bu iftirayı atan E.Y ve diğerleri hiç bir şekilde savcılık tarafından sorgulanmadı. Bizim bunların Amerika gezisi ile ilgili gözaltı sonrasında yaptığımız şikayete ise hemen takipsizlik kararı verildi.  Savcı Beylerden birisi, bunların Amerika’ya gidip, FETO ile gizli görüşmeler yapmasını gazetecilik faaliyeti olarak görmüş öyle de karar vermişti. İyi ama haberler neredeydi?

Yoktu! Ortada sadece  Fetö vakıflarını öven yazılar vardı.

E.Y’yi araştırmaya başladık. Narlıdere’de tarım arazisi üzerine bir İtalyan restoranı, bir otel ve kızına at çiftliği inşa ettiğini öğrendik. Hem de bütün bunları köy evi ruhsatı ile yapıyordu.

Normal bir vatandaşın kümes yapsa, belyediye tarafından yıkılacak bir alanda otel, restoran ve at çiftliği garipti… İnceledik, belgeleri aldık. Evet olmaması gerekiyordu ama olmuştu.

Yazdık…  Yine o işadamının avukatı aracılığı ile kendisine iftira atıldığı savı ile 75 bin lira tazminat davası açtı.  Bu dava sürüyor.

Derken O AKPli işadamının yasalara rağmen, Çeşme’de turizm alanına otel ruhsatı ile evler yapıp satışa çıkardığını öğrendik… Yazdık… Belgeleri yayınladık. Hiç kimse çıkıp karşı belge koyamadı.  Haklılıklarını ispatlayacak hiç bir  açıklama yapamadılar… Temiz İzmir Derneği ile müşterek yürüttüğümüz çalışmalarda bir çok belgeyi ortaya koyduk, yetkililere bir çok şikayet yaptık… Ama herkes onları incelemekten korkuyordu.

Üzerine gitmeye devam ettik. Bu haber Sözcü Gazetesi’ne de manşetten girmişti. Haberin sahibi Gökmen Ulu idi. Haber üzerine AKPli işadamı açıklama yaptı. Bu açıklamada haklılığını ispatlayacak belgeleri ortaya koymak yerine kendisinden reklam istendiğini  vermeyince karalama kampanyaları başlatıldığı mealinde sözler söyledi.  Bu çok basit bir kaçış yoluydu.  Çünkü işadamının tanış olduğu basın aynı böyleydi…

Bu arada  E.Y’nin köy evi ruhsatı ile otel, restoran ve çiftlik yapmasına gözlerini kapayan Narlıdere Belediye başkanı Abdül Batur imar suçu işlediği için yerel mahkemede mahkum olmuştu. Yerel mahkeme hakimi, “Bu şahıs zincirleme suç işlemeyi adet haline getirmiştir. Bir daha suç işlemeyeceğine dair mahkememizde bir kanaat oluşmamıştır” diyerek onu mahkum etmişti.  Ve batur’un yargıtay’da da bekleyen bir ceza dosyası vardı.

Biz bu kararı, bilirkişi raporlarını yazdık…

Abdül Batur hem bana, hem de Temiz İzmir Derneği Başkanı Nivent Kurtuluş’a 100 bin liralık tazminat davası açtı… Sonra da istinaf mahkemesine bu mahkeme kararını gönderdi. Daha mahkeme görülmeden, belediyede “Beraat” çıkacağına dair haberler yayıldı. Mücahitçe mücadele edeceklerdi ve beraat alacaklardı. Öyle de oldu…  Mahkeme garip bir şekilde, bilir kişi raporlarına, müfettiş raporlarına rağmen Batur’u beraat ettirdi.

Ama bizim davamız sürüyordu… Biz söylediklerimizin arkasında duruyorduk. Bir gazeteci bunları yazmazsa ne yazacaktı?

Sonunda mahkeme, Batur’un davasını reddetti…

Yani Batur kaybetti. 100 bin lira alma hayali suya düştü. Zatin bizde 100 bin lira da yoktu ve hiç olmamıştı!

Bu arada Temiz İzmir Derneği Başkanı Nivent Kurtuluş, bizzat AKPli işadamı tarafından  taciz ve tehdite maruz kalmıştı. Adam açmış Kurtuluşa telefonu, ana avrat, din kitap sövüyordu. Nivent karakola gitti.  Adam yine aradı ve konuşmanın büyük bölümünü polisler de dinlediler. Ama bu kez kayıt yapılmıştı. “Senin Allahını s…m” diyordu saygın işadamı…

Nivent Kurtuluş’a “Şantajcı Hanım” diye hitap ediyordu. O da “Ben şantajcı olsam, altımda arabam olurdu” deyince,  öteki bağırıyordu: “Benden araba istiyorsun haaa”

Komik, basit, seviyesiz bir durumdu… Nivent Kurtuluş telefonu kapatıp şikayetçi oldu.

İşadamı “Sizi OHAL’den içeriye attıracağım” diye tehditler savuruyordu…

Bu olayın ardından Gökmen Ulu iftiraya uğradı…  Tutuklanarak cezaevine girdi…

Saygın işadamı  ise benim sekreterimi cep telefonundan arayarak onunla dostluk kurmaya çalışmış…  “Birini içeriye attırdım, şimdi sıra Mutlu Tuncer ve Nivent Kurtuluş’ta” demiş…  Polisten

 

Savcılıklara periyodik şikayetler sürüyor! Durmadan ifade veriyoruz… Ama en ilginci AKPli işadamının bize kumpası oldu…

Geçtiğimiz aylarda baktık ki, bizi GASP bürosundan ifadeye çağırıyorlar…  Temiz İzmir  Derneği Başkanı Nivent Kurtuluş da çağırmışlar…  Bir de o güne kadar ismini duymadığım Ahmet Doğan isimli bir arkadaş var şikayet dilekçesinde…

M.S  benden, Nivent Kurtuluş’tan ve Ahmet Doğan’dann şikayetçi olmuş… Ama bu normal bir şikayet değil…  Bir dolu işadamını da toparlamış, onların kimini şahit yazdırmış, kimini şikayetçi yapmış… Dava şantaj davası…

Bir hastanenin sahipleri S.A, S.M. eski hastane müdürü A.O, işadamı M.K, bir ajans sahibi H.A, gitmişler bizim şantajcı olduğumuza dair ifadeler vermişler.

Soruşturma savcısı kim biliyor musunuz?

Bizi Fetö Kriptosu diye gözaltına aldıran savcı… Terör savcısı A.Y…

Şimdi kumpası, dikkatle izleyin!

 

İşin en ilginç tarafı, benim şikayetçilerden hiç birini tanımıyor olmam… Bu güne kadar ne AKPli işadamı ile, ne hastane sahipleri ile, ne M.K ile ne H.A ile bir kere olsun görüşmüşlüğüm yok. Bizi irtibatlandırdıkları Ahmet Doğan’ı da hiç tanımıyorum… Meğer bu arkadaşın, söz konusu hastane sahipleri ile bir meselesi olmuş.  Eskiden gelen ilan ilişkileri varmış.  Ama Ahmet Doğan bu hastanenin  üzerine dikili olan baz istasyonlarını haber yapınca, kavga başlamış, dövüşe kadar gitmiş iş. Ama olayın meydana gelme zamanı 2012…

İşadamları Ahmet Doğan’ı beni ve Nivent Kurtuluş’u şantajla suçluyorlar…

 

Avukatım Kubilay Büber ifademizi direkt olarak savcıya vereceğimizi söyledi gasp bürosunda… Polisler, ısrarla ifade tutanağına “sessiz kalma hakkımızı kullanmak istediğimizi” yazmaya çalıştılar. Yazdırmadık.

Savcıya da dilekçe verdik ve ne zaman emrederse(!) ifade vereceğimizi söyledik…

Öyle ya… Şantaj ciddi bir suçtu…

Şantaj suçunun gerçekleşmesi için öncelikle bunların kimsenin bilmediği bir sırrını bilmemiz gerekiyordu… Sonra  bunlarla ille de konuşmuş, bir araya gelmiş olmamız gerekirdi… Yoksa nasıl para isteyeceğiz? Nasıl şantaj yapacağız?

Ama bunların hiç biri olmadı. Üstelik ne gibi bir sırları vardı da biz biliyorduk, kimse bilmiyordu?

 

Şimdi dikkat edin…

Biz savcının çağırmasını beklerken,  bir baktık, savcı iddianame hazırlamış, evrağı mahkemeye göndermiş, gazetelere bile hazırladığı iddianame servis edilmiş…  Gazetelerde E.Y marifetiyle gözlerimiz bantlı resimlerimizi  yayınladılar.  “İşadamlarına şantaj davası” diye…

Savcı Bey’in hızına bakın. İfade almaya bile gerek duymuyor!

Ama; mahkeme bu iddianameyi kabul etmedi. Çünkü hukuka aykırı bir iddaname ile karşı karşıya kalmıştı.  Savcı Bey’e geri gönderdi…  Ama hakkımızda haberler çıkmıştı…

Bu kez çok sayın savcı, bizi ifadeye çağırmak zorunda kaldı.  Gittik ifade vermeye… Davranışı kötü… Önyargılı… Bağırıp çağırıyor…  Anlattıklarımızı “Kısa kesin, bunları mahkemede anlatırsınız” diyerek baskı yapıyor. Aynı zamanda davayı açacağının işaretini veriyor.  Üstünkörü bir şeyler yazdırabildik.

En enteresan tarafı, Ahmet Doğan ile diyaloğu oldu…

Savcı Bey, katibini ve avukatı dışarı çıkartıp Ahmet Doğan ile özel görüşmek istedi.

İçeriden bağırışlar çağırışlar geldi.

Sonradan öğrendik ki,  Doğan savcının özel hayatı ile ilgili sözde bir şeyler söylemiş, savcı onu sorguluyor… Birini (O birini biliyoruz)  arayarak “Bak yanımda şimdi, kime ne demiş söyle” gibilerinden laflar etmiş…

Bir ilginç taraf daha… Savcı A.Y Bey, bir de hakkımızda rüşvet soruşturması açmış ve üç ay boyunca telefonlarımızı dinletmiş…  İyi de biz kamu görevlisi değiliz ki, rüşvet suçuyla ne ilgimiz var?

Olsun… O yaptı, oldu…

Bir yazı geldi.  Konuşmalarımızda suç unsuru bulunmamış,  kayıtlar imha edilecekmiş. Ama biz aykırı deliller olduğu gerekçesi ile  konuşmalarımızın imha edilmemesini istedik. Çünkü bu kumpası bol bol konuşmuştuk bir çok kişiyle…  Kabul edemediler… Apar topar konuşmaları imha ettiler!

Bir gün bir telefon aldım.  Bizden M.S’nin ricası üzerine şikayetçi olan  eski hastane müdürü beni aradı…  Çünkü yazılar yazmış, bu iftirayı duyurmuştum. “Ben sizin hakkınızda şikayetçi olmkadım ki” dedi. Ardından işadamı S.A, onun ardından ajans sahibi H.A hepsi beni arıyor ve ifadelerinde benim adımı bile ağızlarına almadıklarını  söylediler… Peki polis ifadelerini görmeden mi imzalamışlardı? Peki benim ismimi bu ifadelere  kim nasıl yazmıştı?

 

Bu dava geçtiğimiz günlerde görüldü… M.S’nin avukatı, gizlilik kararı aldırdı ki, gelişmeleri duyurmayalım…  Oysa bunlar gazetelere dava açılmadan bültenler göndererek bizim hakkımızda şantaj davası açıldığını duyurmuşlar, haberin kullanılması için gazetelere baskı yapmışlardı. Ama duruşmada gizlilik kararı aldırıyorlardı…  Nedenini biz bilemedik.  Ama karara saygılıyız… Bu nedenle  o ilginç duruşmanın detaylarını yazamıyoruz.

 

…………………..

İşte bu kumpas, tam da FETÖ’nün tarzında hazırlanmış, yalancı şahitlerle, sahte ifadelerle birilerini susturma girişimi olmuştu…

………………..

M.S isimli işadamı, adliye ile çok iyi ilişkiler içinde…  Bazı savcılar ve hakimler , sürekli bu şahsın yanında… Avukatı da bazı savcılarla sıkı fıkı…  Ama, bu şahsın İzmir FETÖ iddianamesinde ismi çok ca geçiyor… Mesela, bunun şirketinden FETO’nun sağ kolu Ahmet Küçükbay’a telefon edildiği  iddianamede var. Ahmet Küçükbay’a “Polis sana operasyon yapacak” bilgisini verdiğini iddianameden anlıyoruz.

Acaba, FETÖ ilişkilerini sorguladığımız bir çok gazetecinin bu işadamının çatısı altında toplanıp, İzmir’e ayar çekiyor olmaları tesadüf mü?

Bu işadamının yasa dışı işleri var.  Ama onların yasa dışılıklarını yazanların başına gelenlerin birazını size anlattım…  Bu bir FETÖlü belgeseldir. Kelimesi kelimesine doğrudur.

Hukukun ne hale getirildiğinin, Fetö ile mücadelenin hala daha ni kadar zor olduğunu ortaya koyan önemli bir belgedir bu yazı. Çıkış alıp saklayın…

Yarın çocuklarınıza gösterirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler :
reklam
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
reklam
İLGİLİ HABERLER